Kadın için ilk buluşma

Turkish Copypasta

2020.07.21 02:45 Trojaner Turkish Copypasta

bana ilişki içinde ve özellikle son 1 senede uyguladığın duygusal , cinsel istismar ve duygusal şiddetten ve onun sonucunda anksiyete bozukluğu, major depresyon, cinsel bozukluk, panik atak krizleri ve intihar teşebbüslerinden bahsedeceğim öykü
28 yaşındayım ve "senin yaşadıklarının %10unu yaşasam şimdiye ölmüş olurdum" dediğin bir hayat yaşadım. bu yaşa kadar psikolog ve psikyatriste gitmedim (sağlık raporları dışında) ilaç kullanmadım, hele ki panik atak ve anksiyete gibi şeylere dünyada en uzak insanlardan biriydim
her gün büyük acılar çekiyorum, yemek yeme , uyuma gibi temel işlevleri bile gerçekleştiremiyorum, her gün ölmeyi düşlüyorum. aileme ne durumda olduğumu sorabilirsin. bunun yegane sebebi ilişki içi uyguladığın sistemli istismar ve duygusal-psikolojik şiddet. hepsini açıklayacağım
gördüğün gibi duygusal şiddet ve istismarın tüm belirtilerini taşıyorum. hayatımda ilk kez geçen sene seninle tartışırken panik atak krizine girdim ve kaldırıma yığıldım. 1 ay kadar önce yine tartışmamızda balkona yığıldım ve panik atak geçirdim. o günden sonra sürekli oldu
ve erasmusta muharremle olduğun gece intihar ettim. bileklerimi kestim. anlık müthiş bir ölme isteğiydi. hani etta james tarzı şarkılardaki gibi. i'd rather go blind gibi. bunu yaşamak, daha doğrusu yaşatmandansa ölmeyi tercih ederdim. şimdi istismarını anlatacağım
öncelikle istismar nediri göstermek istiyorum. önce bana uyguladığın istismarın bendeki psikolojik raporlarını gösterdim. sonra istismarın sonuçlarıyla eşleşmesini ve şimdi de istismarın tanımı görmeni istiyorum ki, itiraz edebilecek bir noktan ve yüzün olmasın
ilk ve en büyük istismarından bahsedeceğim. biraz geçmişe gitmek istiyorum. 7 yıl öncesi bana attığın mesaj. bu 7 yılın büyük bir kısmında iletişimdeyiz. 6 YILDIR HAYATINDAYIM. tekrar konuşmaya başladığımızda 24 yaşındayım, sen ise 17-18
öncesinde abi-kardeş olarak devam eden ilişkimize arkadaşlık da ekleniyor. ve bana karşı duygusal-romantik bir sevgi duyduğunun farkındayım ama görmezden geliyorum. ve biraz da hayranlık duyuyorsun. seninle konuşmaktan hoşlanıyorum, hatta senden ama bu sevgiyi istemiyorum
hatırlarsın o dönemler artık seçici olmamam gerek, çok muhteşem bir sevgiyi beklememin sağlıklı olmayacağını düşünüyorum, sadece hoşlandığım birileriyle sağlıklı bir ilişki yaşamamın daha doğru olacağı düşüncesindeyim. sen de biliyorsun. özellikle sanal bir şey istemiyorum
seni hala büyük oranda küçük kardeşim ve arkadaşım olarak görüyorum. sorunların var, birçok insecurity ve özgüven problemleri, anksiyete bozukluğun var, uzağız. küçüksün. hatta bazen bu sevgiyi ergenlik hevesi olarak görüyorum
öte yandan etrafımda olan ve bana yazan birçok kişi var biliyorsun. reel veya sanal. senin yaşlarında veya senden büyük. bana yazıyorsun, elbette sana duyduğum bir sevgi var, kafamı karıştırıyorsun sürekli. romantik anlamda dengesiz davranışlarım oluyor. bazen yazmayı kesiyorum
çünkü sağlıklı bir yetişkin ilişkisi yaşamak istiyorum. ve seninle bunun pek mümkün olamayacağını düşünüyorum. hatta kendimden soğutmak için sana kötü de davranıyorum. beni taciz ettiğini söylüyorum, bunun gibi birçok boktan davranış.
fakat yine de bana sevgini gösteriyorsun. birkaç ay hiç yazmasam bile "seni çok özledim" diye mesaj atıyorsun. arkadaşlarıma mesaj atıp beni soruyorsun. bunları görünce sana haksızlık ettiğimi düşünüyorum. daha 18 yaşında ama kendimden itsem bile sevgisi ve kalbi güçlü diyorum
bu güç aradaki bazı organik problemleri aşabilir diye düşünüyorum. uzaklık, yaş farkı, senin sorunların vs gibi ve tamamen bir ilişkiye-flörte başlıyoruz.
seninle ilişkide olarak sağlıklı yetişkin ilişkisini hemen yaşayamacağımı biliyorum. üzerinde uğraşmam ve
emek vermem gerekecek. bunun farkındayım. istismar burada başlıyor. elbette başlarda istismar değil. zamanla buna dönüşüyor. dönüştürüyorsun.
aramızda 6-7 yaş var. ben baskın bir karakterim, sen ise çekinik. sen beni daha çok seviyorsun ve bunun gibi birçok şey
böyle bir durumda genellikle benim tarafımdaki kişinin karşısındaki kişiyi bilerek veya bilmeyerek istismar etmesi beklenir değil mi? bunun farkındayım ve bunun olmasından korkuyorum. seni istismar etmekten, senin de istismara açık olmandan.
hatırlarsın hep şunu tembihliyorum "ben istiyorum diye bir şey yapma, senin içinde o isteğin olması önemli, içindeki isteği dışarı çıkarmak istiyorum" veya sürekli "seni herhangi bir şeye zorluyor muyum" diye check ediyorum değil mi
ilişki içi şiddete dair o zamanlarda yeni öğrendiğim terimleri soruyorum, gaslightning, lovebomb vs gibi ve bunların herhangi birini uyguluyor muyum diye sana geliyorum. çünkü biliyorum ki, bazen insan istemeden de bunları yapabiliyor veya farkında olmadan.
bir yandan kendine ve özellikle dış görünüşüne dair endişeler var, çekingen ve kaçınan birisin, doğru veya yanlış biçimlerde de olsa bunları gidermeye sana iyi gelmeye çalışıyorum. birçok fedakarlıkla bu ilişkiye başlamış durumdayım ve sağlıklı bir ilişki için uğraşmam gerekiyor
sana iyi geleceğimi ve geldiğimi biliyorum. günlüklerini tekrar tekrar atmama gerek yok değil mi? her sene bir yerlere yazdığın sözler "abim, en iyi arkadaşım, dostum, sevgilim" , "sevgisinde çok güvende hissediyorum" , "verdiğim en iyi karar sensin"
"her şeyimi anlattığım tek insan, safe placeim" gibi birçok şey. bunlar için çok ama çok çabaladım ve bekledim. fakat ilerledikçe aramızdaki yaş farkı bir istismara dönüşüyordu. özellikle son senelerde .birçok şeye "küçüğüm" "şöyleyim, ben böyleyim" gibi cevaplar
sana karşı yaş farkından dolayı yüksek bir tahammül ve ayrıcalık tanımış olan insanın sağladığı bu konfor alanına, kedinin mindere yayıldıkça yayılması gibi yapışıyordun. elbette belli bir takım progress ve ilerleme de vardı fakat ileride bu da withholding adındaki istismar oldu
tartışmaktan çekindiğinde bile seni tartışmaya itiyordum değil mi, içini dök, benimle tartış dediğimi hatırlıyorum birçok kez.
yaşıtlarına göre çok geç gelişiyordun. bu olabilir. aslında birçok şey için küçük değildin. küçüğüm dediğinde bile değildin. küçük değil korkaksın
fakat bahanelerin arkasına sığınıyordun ve karşında benim gibi anlayışlı ve sabırlı (sabrımın tükentiği ve hüsranımı yansıttığım anlar da dahil) biri olunca o konfor ve korku alanında kalmaya devam ettin.
kant'ın burada sana ve beni uğrattığın istismara dair güzel bir yazısı vr
dedim ya, normalde yaş farkı ve karakter farklılıklarımız sebebiyle tersi olması beklenirdi ama hemen hemen her şeyde küçüklüğünü öne sürüyordun. ben de birçok red flag ve hataları küçüklüğüne veriyordum. vermemem gerekirmiş.
en ufak sorumluluk ve çabadan kaçınıyordun. ilişkinin ilerlemesi gerekiyordu, 1 seneden fazladır flört halindeydik, "sevgili" olmaya, isim koymaya dahi ben ittirdim ve sen de başka kişilerle konuşmamı görünce bu konforlu ve zahmetsiz belirsizliği bitirmeye karar verdin
bir grup içinde sorumluluk almayı, insanlara bir şeyler öğretmeyi sevdiğimi biliyorsun. kendi deyiminle "elimde büyüdün". gözünü açtığından beri ben vardım. ve bu katlanılan bir durum olsa da keyif de alıyordum çünkü sana olan sevgim sebebiyle yaptığım fedakarlığı
bekleyişi, sabrı bir gün anlamanı umuyordum. sen ise bu ayrıcalıkları take for granted olarak gördün. cepte gördün. olması gereken olarak gördün. bana şunları dedin "ne bekliyorsun alkış mı", "you signed up for this" vb birçok söz.
alkış beklemiyorum, sevgi bekliyorum. saygı ve minnet.
bu küçüklüğün kişisel, bana özel ve bir istismar olduğunu ise erasmuta muharremle olan ilişkinde anladım.
bir stepping stone, basamak, bir enayi gibi kullanıldım
sevdiğin insana hayatından sadece 4 gün ayırdın. 4 gün buluşabildik. benimle ilişkideyken toplasan 7-8 kere telefonda konuştun. neredeyse 60 günde 1 yapıyor bu. 7-8 kere sexting sadece. sıfır skype ve görüntülü konuşma 2 senelik sevgililik ve 1 senelik flörtün özeti bu
bir anda büyümedin. kendi deyiminle elimde büyüdün. duygusal ve cinsel gelişiminde annen-baban, arkadaşların veya bir başkası değil ben vardım. üstelik bu süreçte sağlıklı bir ilişki yaşayamamış oldum. en çok canımı acıtan ise "muharrem senden daha çok çabaladı" demen oldu
bunları söyleyebilen biri, hiçbir kavga hiçbir tartışma olmaksızın nasıl bir başkasıyla 15 gün sonra öpüşür ve ilişkiye başlayabilir anlamıyorum. tek kelimeyle iğrenç. bir insanın sözlerine değil, eylemlerine bakmamız gerektiğini çok iyi özetliyor bunlar
beni hep sözde sevdin. sevgi böyle bir şey değil. ben kendimden biliyorum. sana duyduğum sevgiden. ve muharreme duyduğun sevgiden. bir anda büyümedin, sevgiye inancın da bitmedi ve onunla kinda sevgili oldun.
"seni seviyorum ÇOKÇOKÇOK" bana duyduğun sevgi sana iyi gelen bir şeyi sevmen gibiydi. pansuman gibi. iyi geliyor seviyorsun. enayiyim çünkü. ben seninle birçok şey yaşamak için yıllarca bekliyorum, çabalıyorum, gelişimine katkı yapıyorum ama bir başkasına hiçbir zahmet
göstermeden, uzun bir ilişkini bitirdikten sonra, yasını bile tutmadan 4 gün sonra öpüşüyorsun. yakınlık yaşıyorsun. ve bizim yapmamıza engel olduğun birçok şeyi yapıyorsun. bu sözleri ondan duyduğumda da intihar ediyorum. bunun için bile onu suçluyordum,
ama o sadece malum olanı ilan etti. dediği doğruydu. mutlu ettiğin o mutsuz ettiğin ise ben oldum. diğer istismarlarını da anlattıkça beni intihara sürükleyişin daha da gün yüzüne çıkacak.
bazen onu bile etiketleyesim geliyor buraya. acaba o 10-15 günde nasıl bir çaba gösterdi de benim 5 yılda yapamadığımı o kadar kısa sürede gerçekleştirebildi. biraz yüzün kızarıyordur umarım. "senden daha çok çabaladı" derken umarım o utancı hissediyorsundur.
sen onunla öpüşürken, sana aldığım ve doğum gününde göstermek istediğim, buraya dönünce de boynunu öpüp takmayı düşündüğüm kolye ile gün sayıyordum. evet son 10 gün iletişim azalmıştı ama bunun sebebi de ben değildim.
bu arada erasmus dünyadaki en iğrenç şeylerden biri. ekşi sözlükte erasmus hakkında yazılan her şey doğruymuş. sen ve ev arkadaşın dilek. iki zıt karakterde, iki farklı yaştaki kadın uzun ve ciddi ilişkilerini orada bitirip orada en yakın "arkadaşları" ile sevgili oldu.
sana sorduğumda "sadece arkadaşız" dedin. hatta dilekin sevgilisi berk gaydi değil mi sana göre? tam tersini söylediğimde itiraz ediyordun. muharrem sana senden hoşlandığını söylemişti ama bunu bana söylemedin, sakladın. söyleyebileceğin birçok an olmuştu
dilek ve berk gözünün önünde flörtleşiyorken bunu göremiyordun. belki sen de muharremle flörtleşiyordun farkında olmadan. arkadaşlık ve flört arasındaki çizgiyi çizemediğini biliyorum. 5 ay içinde üç reel arkadaşının seninle olmak istemesi tesadüf olmasa gerek
nasıl olduğunu sorduğumda bile "radarlarımı birden açtım oldu" dedin. oysa sana sinyali 20 gün öncesinde vermişti ve bana söylemedin. sevgilin olduğunu da bilmiyordu. birini reddetmek için sevgilim var demek zorunda değilsin. ama sonuna eklemen gerekir.
emin ol hiçbir şey bir anda olmaz. her şey bir süreç içinde gelişir. bir başkasına duyduğun hisler ve hoşlantı da.
erasmus gerçekten dünyadaki en iğrenç oluşumlardan biri. akp il binası kadar iğrenç. o kadar dejenere.
7 yıldır tanıdığın, son 5 senede en çok konuştuğun, sevgiline hayatından sadece 4 gün ayırdın. 4 gün buluşabildik. her seneye bir gün. neden böyle oldu? ilişkinin ilk senelerinde herhangi bir şeye hazır değildin. evet küçüktün ama 18-19-20 yaşlarında oldum,
o yaşlarda arkadaşların var, o yaşlarda uzak ilişki yaşayan arkadaşların da var. ilk seneler böyle geçti. telefonda bile konuşamıyordun. ilk nude'u sevgili olduktan 4-5 ay sonra attın. flörtü de sayarsak bir seneden fazla sürede
ve ben 20li yaşlarımın ortasında, sağlıklı ve gerçek bir yetişkin ilişki yaşamak isteyen biri olarak tüm bu süreci, sabırla ve sabırsızlıkla bekledim. yaşadım. ilk nude attığında yazdıklarımı hatırlıyorsundur. "nude atman değil o güveni kazanmam beni çok mutlu, teşekkür ederim"
demiştim. cinsel bir olaydan ziyade finally, sonunda tarzı bir his ve relief yaşamıştım. bu gerçekten çok sağlıksız. ama çok da mutlu olmuştum. ama meğerse sadece bana böyleymiş.
buluşmalara gelirsek, okulun vardı. istanbula gelemezdin.
benim oraya gelmem gerekiyordu, dolayısıyla davet etmen gerekiyordu. aynı zamanda senin için uygun bir tarih olmalıydı, sen kendini hazır hissettiğinde olmalıydı, ailen sürekli kaldığın eve geliyordu, bunu ayarlamalıydın ve birçok şey
ben hazırdım, bunu biliyordun fakat yukarıda saydığım sebeplerden dolayı senin davet etmen gerekiyordu. üstelik soğuk biri olman ve sanal ilişkilere karşı duyduğum güvensizlik giderilmeliydi. ve tekrarlıyorum, hazır olmayan veya hazır olma ihtiyacı hisseden sendin.
istedin mi evet. ama istediğinden daha fazla istemedin buluşmayı. çünkü korkuların, kaygıların, konfor ve korku alanın...bu buluşma isteğini bana değil de arkadaşlarına yazmandaki temel sebep de bu. bana yazsan gerçekleşebileceğini biliyordun, bu sebeple bana değil
arkadaşlarına yazıyordun bu isteği. dolayısıyla bekleyen hep bendim. senin için süreç, benim içinse bekleme ve sabretme durumuydu. denklemin iki ucunda olmadık hiçbir zaman. ben 365günün 300ünde bu isteği duyar ve müsait olurken
sen bir yılda 15-20 gün müsait oluyordun ve bu isteğin, istemeyişinin önüne geçebiliyordu. son senede 3 kere teklif ettim ve çeşitli sebeplerle ertelendi veya olmadı. ben ise 1 kere erteledim.
yalvar yakar buluşabildik (hatalı olduğum kısım var bir başka istismar kısmında bahsedeceğim) bu buluşmadan 1 ay önce de teklif edince buluşmak istememiştin. bu yüzden son ay kiranı uzatmak zorunda kaldın.
ilişki çoktan bu noktaya gelmeliydi ama seni bekledik. geldikten sonra ise erasmusa gittin. ilişkinin bir başka seviyeye geçeceği bir dönemde erasmusun vardı. bizden 4-5 ay çalacaktı. ama gitmeliydin. sevgi karşısındaki insanı sınırlamamalı, besleyici olmalı.
gitmek istemesen bile ağlaya ağlaya gitmeni söylerdim. fakat bir seçim yapmıştın. hür iradenle, beraber vakit geçireceğimiz koca bir dönemde başka bir şey yapmayı seçmiştin değil mi? ve özellikle gittiğin yer erasmustu.
askere veya cepheye gitmiyordun. dünyada en fazla ilişkinin bittiği, en fazla aldatmanın yaşandığı berbat bir yer. bu sorumluluğu duymadın bile. oraya gitmeyi seçen biri olarak bekleyen konumuna düşen bendim. sen değil. sen bekletendin.
gördüğün gibi ilişki başında, flörtte ve buluşmadan sonra sadece müsait ve hazır olmaman yılları alıyor. ilişkimizin %70'inde müsait değilsin, başka bir şeyler vb. sadece müsaitlik durumu açısından dahi %70 oranında sebep sensin. diğer sebeplere geçeceğiz.
orada ise değil bu sorumluluğu duymayı, en fazla istismar, ihmal ve suistimali gerçekleştirdiğin döneme giriyoruz. bunlardan ilişki boyunca hep rahatsızdım ve defalarca ayrılmak istedim değil mi. belki 15 kere ayrılmak istemişimdir.
"benden bu kadar kolay vazgeçme" dedin, gelip beni ikna ettin, ben kendimi ikna ettim ve devam ettik. bu enayiliğin farkına ise muharremle varabildim. onunla olan ilişkinde.
hayatının 5 yılında olan bir insanla 4 gün geçirirken, onunla öpüşmen, buluşman yıllar sürmüşken onunla her şey ışık hızında gerçekleşiyordu. ben seni bir başkasıyla daha kolay ve rahat öpüşebilmen için beklemedim, çabalamadım ve bu sebeple öpmedim.
senin büyüme sürecindeki sancıları çeken bendim, senin duygusal, entelektüel ve cinsel gelişimini hızlandıran, katkıda bulunan bendim. senin sözlerin. seni öptüğümde benimle öpüşmen kolaylaşmalıydı bir başkasıyla değil.
fakat bütün bu sevgi ve bu sevginin getirdiği emeği o kadar take for granted görüyorsun ki...ben gerçekten bir enayiyim. ben senin yüzünden intihar ettikten bile 4-5 gün sonra onunla ve arkadaşlarınla yüzmeye gidebildin.
bu gelişimi benim gibi bir enayi ile tamamladıktan sonra enayi guydan, fuckboi'ye geçişi gerçekleştirdin. iyi yetiştirmişim? seni bu özgüveni kazanabildiğine göre.
ne kadar sağlıklı bir sevgi değil mi, ben seninleyken sağlıklı bir ilişki yaşayamazken o doya doya cinselliğini yaşıyor, ben seni yıllarca bekledikten sonra, tekrar özlemle ve elimde aldığım kolyeyle seni beklerken ne kadar çabuk ilişkiye giriyordun. tertemiz bir sevgi
beni o kadar çok kullanıp enayi yerine koydun ve gençliğimin en peak noktalarını istismarla geçirmeme sebep oldun ki. şu an onlarca psikolojik, cinsel ve zihinsel problem olarak nihayete erdi hepsi.
sabrıma ve bekleyişime gösterdiğin suistimalle, yaş farkı ile olan istismarını böyle özetleyip bırakıyorum ve diğer istismarlara geçiyorum . ikinci planda olmak
sen erasmustayken, yani beraber geçirebileceğimiz bu vakti haklı olarak erasmusu seçerek çöpe atmışken (tekrar diyorum gitmeliydin ama orada yaptıkların iğrenç ve bu sorumluluğu duymadın) aşağıda sana da yazdığım gibi hissediyorum
yedek sevgili gibi hissediyorum. sanki gerçek sevgilini bekliyorsun, o bekleyiş boşa geçmesin diye benimle birliktesin gibi. o gerçek sevgili muharremmiş nitekim.
italya'ya alışmadan evvel homesick olmuştun ve hemen hemen her gün ağlıyordun. sana destek oluyordum
ve emotional support animal gibi kullandıldığım oraya alışmaya başladıktan sonra ortaya çıktı. gezmeye ve alışmaya başladığında bu hisler gittikçe güçleniyordu, beni ihmal ediyordun. senden homesick günlerinden birinde ayrılmak istedim, sonra barıştık
söylediğimi hatırlıyorsun değil mi "ayrılmak istedim ama kendimi de çok kötü hissettim, seni böyle bi durumda, bana ihtiyacın varken bırakmak kötü hissettirdi çok" buna benzer şekilde yazmıştım. senden bende olmayan wp ve fb konuşmalarını istedim
biraz gururun varsa onları atarsın. denediğini söyledin fakat atması gayet kolay bulmam 10 dakika sürmedi. senin kafandaki çabalamak böyle dandik bir şey işte. kendini kandırıyorsun, karşındakini kullanıyorsun.
neyse. bu hislerimi açıkladım ve orada görgüsüzlük yaptığını
belirttim. sister brothers filminden referansla "çarli'lik." görgüsüzlük aslında o kişiden çok içinde bulunduğu toplumun suçudur. yani görgüsüz aslında kendisine gösterilme veya deneyimleme şansı verilmediği hususlarda görgüsüzlük yapar.
sen de ilk kez oradasın. bunu anlıyorum ama beni ihmal etmen gerekmezdi. bunları başta kabul etmedin, hatta bana bayağı kızdın ama bir ay geçmeden tam olarak şunu dedin "benim için artık 2.plandasın".
yazık. bunu söylemene de gerek yoktu zaten. öyleydi
oysa ben bu sırada vatandaşlık işlemlerimi vs geveliyordum ki, sen döndüğünde türkiyede olayım ve doya doya görüşelim diye. hatırlıyorsun değil mi birçok teste girip orada bırakmıştım işlemleri.
bana bir bok parçası gibi davrandın ve öyle de hissediyorum. ihmal ettin, suistimal ettin ve bir abuse'un tam karşılığı bir şeyi yaşatıp aynen o cümleyi kurdun.
bir başka mesele. son bir sene içinde neredeyse hiçbir tartışmamızda haklı olamamam. şunu demiştin hatırlıyor musun? "sen haklıyken çok mutluyduk" zaten hala öyleydim ama gittikçe değişiyordun, kötüye giden bir değişim. hiçbir hatanı kabullenmediğin gibi beni suçluyordun
bu cümleyi o kadar çok kurdum ki. haklıyım ama özür diliyorum. çünkü bunu yapmadığımda her şeyi daha kötü bi yere çekiyordun. hep alttan almak zorunda kaldım
bir başka istismar ve duygusal şiddet. durumu. önce hayatında kötü giden şeyleri benim üzerime yıkmanla başlayacağım
dilek'in köprüden düşüşü. 2 gündür geziyorsunuz ve sağlıklı iletişim kuramıyoruz. seni özlüyorum. gezi yorgunluğun var, bitiksin, pisaya döndüğün gün türk grupla denize gidiyorsunuz. akşama doğru gittiğini haber veriyorsun ve sonrası yok
zaten içimde kötü bir his olduğunu, yorgun olduğunu ve gitmemeni istemiştim. ilk kez senden bi yere gitmemeni istedim, tavsiye ettim. yazıyorum. telefonun tek tikte. gece 1-2-3 oluyor. uyuyorum. sonra dilek düştü deyip ağlayarak telefon açıyorsun. sabah kadar seninle konuşuyorum
uyumadan. seni sakinleştiriyorum. yazıyorum. konuşuyoruz. ve sana kırgınım çünkü yine beni ihmal ettin ve yine eğlenirken tek bir kez aklına gelip yazma zahmetine girmedin. bahanen ise telefonunun şarjı olmadığı için interneti kapatman. ama aynı telefon sabah kadar gidiyor
o kadar konuşmaya rağmen. internetini açıp bir şey yazman, en azından merakta bırakmaman için, şarjının binde birini götürürdü anca. ve o ortamda muharrem de var. ne kadar şanslı birisi değil mi. gezi yorgunluklarında benimle telefonda bile konuşamayacak durumda olurken
onun olduğu her situationda tüm yorgunluklara rağmen fiziken oradasın. koşa koşa.
dediğim gibi kırgınım ve kötü bir şeyler olacağını düşünüp uyardın, dinlemedin, bunun için de kızgınım. küçüğüm diyorsun ya hep. söz dinliyor musun küçüklüğünü bilip? hayır
beni sevdiğini söyledin, geçiştiriyorum. o an karşılık veremeyecek kadar kırgındım. ama 15-20 dakika sonra seni sevdiğimi söyledim. saatlerce yazmanı beklemiş durumdayım, bütün gece seninleyim, destek oluyorum, sakinleştiriyorum, 15 dakikada hislerimi toparlayıp sevgimi veriyorum
ama bana bu durumdan dolayı kin güdüyorsun. evet o an kırılabilirsin. ama insan sevdiğine kin güder mi hiç. hem de düpedüz haksız olduğu bir konuda. erasmusa giden sensin, beni ihmal eden sensin, yıllarca seni beklemişim ama 15-20 dakikalık bir glitche bile tahammülün yok.
tamamen ama tamamen bencillik. taker olmaya o kadar alışmışsın ki, kendini her şeyin merkezinde görüyorsun. benim senin kadar değerli hislerim yok. sen sevgili değil köle istiyorsun. ve bu meseleden dolayı bana bir sene kan kusturuyorsun.
sadece o gün değil sonrasında da hastaneye her gittiğinde destek olmaya çalıştım ve aşağıda kurduğum cümleyi defalarca kurdum. karşındaki insanı ne kadar ezdiğinin farkında mısın. istismarı görebiliyor musun?
ve seni çok iyi anlıyordum. ben de 1 sene kadar 82 yaşındaki dedemle ilgilendim. 1 ay da değil. ve tek başımaydım. o da yere düştü ve yerde titrerken bi elimde ambulans çevirip diğer elimle kalp masajı mı yapsam yoksa sırtına mı vursam durumundayım. defalarca ambulans çağırdım
tek başıma hastanelerde onunla defalarca kaldım, bir dakika bile uyuyamıyordum çünkü bağlı olduğu aletleri söküyordu. mesanesindeki kitle sebebiyle her gün banyoda bir kan gölüne uyanıyordum, gece 20-30 defa tuvalete gitmek zorunda kalıyordu, uyuyamıyordum bile
bu sebeple babamla kavga ettim, 10 dakika uzaklıkta olmasına rağmen ayda 1 lütfedip babasına bakmaya gelen halamı evden ve aileden kovdum. dedemin mezarını bile bilmiyor. ama böyle bir durumda dahi senin bana yaptığın gibi seni bir yük olarak görmedim
evet seni ihmal etmek durumunda olabiliyordum ve bana birkaç gün vermeni istemiştim haklı olarak yakındığında. sana o dönemde bir aşk mektubu yazıp yolladım, origami yapıp yolladım değil mi? hatta mektupta bile sevgimi tam olarak tarif edemeyeceğim bir durumdayım
daha güzel bir mektup yazmak dileğiyle diye bundan bahsettim. seni ise dilek'in tüm şımarıklıklarına, oraya gelen ailesine değil bana yansıttın içindeki tüm öfke ve daralmışlığı. o günden sonra beni bir yük olarak görmeye başladın. kendin de söyledin bunu.
ve ancak 1 sene sonunda, geçen ay "keşke o gün sana yazsaydım diyebildin. o bir sene içinde bu konuyu 50 kere tartıştık ve hep haksız çıkıyordum. benden bağımsız yaşadığın bir olayın ceremesini ben çektim. sevdiğin insana kin güttün ve istismar ettin bir sene boyunca
sadece bu değil, elbette. burada anlattıklarımın hiçbiri bir sefere mahsus olaylar değildi. sistematik.
kötü bir şey olduğunda yanına yaklaşılmıyordu. sinirini benden çıkarıyordun
kıskançlık konusuna gelince; kendi kafanda bunu rasyonalize ediyorsun, meşrulaştırıyorsun. hatta belki sana yaşattığım bir mağduriyetten, total power çıkarıyorsun. türbanlı bacılarımız okula alınmıyordu, o zaman her sokağa sübyan mektebi açalım gibi.
diktatör var, ülkeye saldıralım gibi.
ilk kez kıskançlık yaşadığın dönemleri hatırlıyor musun, keşke konuşmalarımızı bana atsan da onları da sslesem. beni kıskandığın için rahatsız oluyorsun, ilişki senin tercihinle belirsiz ve isimsiz bir durumda,
kendine kötü davranmana gerek yok, kıskanmak gayet doğal ve olması gereken bir duygu diyorum. hatta farkında olmadan seni kıskandıracak bir şey yapıyor olabilirim, beni uyarabilirsin, kıskançlığını bana aktarabilirsin diyorum. hatırlıyorsundur.
bu sağlıklı bir kıskanma biçimi. seven insan, elbette sevdiği insanı kıskanır. ben de seni kıskandım. fakat bir de toxic kıskançlık var. kişinin kendi özgüvensizliğinden duyduğu kaygılarla hayatı karşısındakine dar etme durumu. hatta bunu da duydum.
ve bunu sana söyledim de, erasmusta olman, yani aramızdaki mesafenin kapatamayacağım kadar açılmış olması, bir şey olduğunda gelemeyeceğimi bilme düşüncesi bana özgüvensizlik veriyor ve bu da kıskanmama sebep oluyor dedim. bunu da hatırlıyorsundur.
ve sağlıklı kıskançlıklar da duydum. her gün etrafındaki insanlarla, hayatından gelip geçecek insanlarla fotoğraflarını görüyordum. orada ben yoktum. mutluluk fotoğraflarının içinde olmak istiyordum. ilk kez orada başkasıyla ot içmeni kıskandım. çünkü benimle yapmanı isterdim
senin kıskançlıkların ise oldukça toxicti. hem bana bir ilişkiden beklentilerimi karşılamayacak ve karşılamıyor olduğunu biliyordun, hem de bunun için pek çabalamıyordun. kendine duyduğun bu özgüvensizlik beni boğmana sebep oluyordu.
resmi olarak muharremle sevgiliyken bile stalklıyordun (hayır sadece aysu için değil), ne boklar karıştırıyorsun acaba diye soruyordun. birkaç ay önce bile, benimle olmak istemiyorsun ama intimacy veya foreplay hesaplarında bir şeyler favladığım için demediğin kalmadı
hem sevmiyorsun, hem severken bile gerçek anlamda sevmiyorsun, hem de hala kıskançlık yapıyorsun. kişisel şeriatım gibi.
bir başka ilişki günahı. hani sadece 4 gün geçirmemize çeşitli bahaneler sunuyorsun ya, toplasan 7-8 kere telefonda konuşmuşuzdur. sexting 6-7.
skype sıfır. bir de bana aslıyla skype yapıyor oluşunun fotoğrafını atıyorsun nazire yapar gibi.
bu ilişkide sağlıklı bir ilişkiye dair ne var? sağlıklı bir ilişki adına neler yaptın. fotoğraf, nude bile o kadar az attın ki, ayrı olduğumuz yaz döneminde 3 ayda attıkların 3 seneden fazlaydı. üstelik ayrıydık. elinden geleni yaptın ha?
peki sanal sevmiyorsun. bu açığı ne şekilde telafi ediyorsun? daha fazla reel görüşmeye çalışıyor musun. hayır. ve tekrar dediğim gibi, ilişkinin kademe atladığı bir yerde erasmusa gitmeyi haklı olarak tercih edip bu tercihin sebebiyle göstermen gereken özeni göstermiyorsun
az önce anlattığım gibi, erasmusta gezmekten 3 kez yorgun düştün. ikisinde muharremin olduğu ortama koşa koşa fiziken gittin. ama ben telefonla konuşmak istediğimde ne bencilliğim kaldı ne başka bir şey.
bana neden bok parçası gibi davrandın. acaba muharreme davrandığın gibi davrandığında böyle sorunlar olur muydu aramızda. istismarını görebiliyor musun. yine telefon konusu, ağız yorgunluğun geçmedi mi diyorsun seninle konuşmak istedim diye.
dediğim gibi, ilişkideyken toplasan 7-8 kere telefonda konuşabildik, bunların yarısında sarhoştun hatta. sarhoşken veya çocuğu uyurken sevgisini belli edebilen bir baba gibi. neredeyse 60 günde 1 telefonda konuşuyoruz ama beni bencillikle suçluyorsun. kim bencil sence?
4 gün buluşabilmişiz ve bu ilişkideki her şeyin ağırdan alınmasının sebebi sensin ve beni 7/24 müsait biri istemekle suçluyorsun. umarım biraz utanıyorsundur. biraz utan lütfen. bir ilişkide neler yapılmamalıya dair her şeye tik attın.
arkadaşlarına sorsana hangisi dayanabilirdi buna? sevdiğin kişiyle reel bir şeyler yapamıyorsun çünkü o kişi ağırdan alıyor, sevdiğin kişiyi görmek için yalvarıyorsun, foto isterken canın çıkıyor, sext ayda yılda bir, telefon 60 günde 1? bana ne yaşattığının farkında mısın?
ve bahanelerini yazıyorum; odada dilek var (bu sırada dilek telefonla konuşuyordur odada)
mutfağa git - mutfakta şu var
telefonum şarjda çıkaramam
whatasppweb'le giriyorum arayamam
şarjım az
bu sırada muharremle çok konuşmadığını farkedip soruyorum. telefonda konuşuyoruz dyorsun
gerçekten bok parçası gibi hissediyorum. kendime çok acıyorum. muharremin önemini şimdi anlıyor musun. benim geçerli sebepler olarak gördüğüm şeylerin bahane olduğunu anlıyorum, ağırdan almaların, yoksun bırakmaların, hepsi muharremin varlığı sayesinde anlaşılıyor.
bu istismar muharreme karşı gösterdiğin gerçek sevgi sayesinde ortaya çıkıyor ve psikolojimin bozulması neticesinde gördüğüm tedavi-terapiler ile.
ve kabullenmedin hiçbir zaman, hep ezdin beni.
bu zamana kadar hep mesafeyi suçladım, aramızdaki yaş farkıyla kurduğun istismar ilişkisini kaldırdım ama sorun bunlar değildi. insan sevdiğine toz kondurmak istemiyor maalesef ve idealize ediyor. senin yaşında uzak ilişkisi olan milyonlar var. hatta artık ilişkilerin birçoğu
uzak ilişki.
erasmusa gittin, başta 3 ay diye yalan söyledin. bu yalanı anlıyorum. 4,5 aya çıktı, sonra bi ay daha uzatmak istediğini söyledin, ne zaman döneceksin bilmeden gün sayıyorum, tatil planları yapıyorum, bu planlara katılmıyorsun. izmire taşınma planları yapıyorum
aradaki mesafeyi yok etmek için en ufak bir hayal bir hope bile vermek bir yana, tek başına bunları yapan kişinin de planlarını sürdürmesini engelliyorsun. ve oraya taşındım da, seni affetmemiş olsam da, intihar olsam da, kalacak yerim ve işim olmadan aniden taşındım
ve sadece izmire taşınmadım, özellikle senin kaldığın semte taşındım ki, en ufak bir spark yakalanırsa modun değişmeden orada olabileyim. binde bir ihtimal için yeni yıla kadar orada kaldım. abuk subuk işlerde çalıştım. çünkü plansızdı.
bir iş görüşmesine giderken, sen uyumadan evvel "keşke burada aile dostlarımla olsan" demenden cesaret alarak çıkışta sinemaya gidelim mi dedim, meğerse o gün muharremle buluşacakmışsın. yaşattığın travmayı anlayabiliyor musun. bir de diyorsun ki
"sana değer verdiğim için burada olmanı istemiştim" evet hep olduğu gibi benim orada burada olmamı, şunu bunu yapmamı sadece lafta istersin. değer verdiğin kişi ben olsam ertesi gün buluştuğun kişi 1-2 aydır tanıdığın kişi olmazdı. ben gerçekten enayiyim. ben enayi yerine koydun
buralarda göreceğin gibi. seninle olabilmek için vatandaşlık başvurumu tamamlamıyorum, babam çağırmasın diye pasaport ve vizemi çıkarmıyorum, izmir'de iş bakmaya başlıyorum ama sen ne yapıyorsun? geleceğin gün bile belli değil. beraber olma hayali bile kurmuyorsun
ve withholding. en istikrarlı uyguladığın istismar ve duygusal şiddet biçimi.
kendi söylemin "kötü bir şeyin karşılığı 1.5x oluyor , şeyler normal" bu doğru fakat oran yanlış.
uzağız aradaki özlemin getirdiği gerginliği gidermek adına romantik anlar, intimacy momentlar hep benden geliyor. starter hep benim, hatta bunları baltalıyorsun bile
goradan espriler, alakasız espriler...hatta bir romantizm anında hiçbir şey demeden ortadan kayboluyorsun ve reddettiğin çocuğun telefonuna cevap veriyorsun, 2 saat sonra geliyorsun. ve "bu konuşmaya ihtiyacı vardı" oluyor. o ana kadar seninle telefonda hiç konuşmadık lol
libidon düşük, fakat bunu silah olarak kullanıyorsun bana karşı. aradaki sexual tension'ı gidermek için yine ben başlatıyorum. birçok kez sana yalvarmak zorunda kalıyorum dümdüz bir selfie veya bir nude için. acaba sevgilisine benim kadar yalvaran bir insan var mıdır
birini karşılıksız sevsem bu kadar yalvartmazdı sanırım.
bu sırada benimle olmak isteyen ve sevgilim var diye reddettiğim onlarca kişi var. bunu gayet iyi biliyorsun. hiçbiri kafamı karıştırmadı. her şeyi sadece seninle yapmak istedim.
fakat bakıyorum, biri benimle buluşmak istiyor, biri görüntülü konuşmak istiyor, biri telefon açmak istiyor, biri gel burada kalırız şurada kalırız diye yalvarıyor, biri sevişmek istiyor...diyorum ki "yav ben bunları neden sevgilimden değil başkasından duyuyorum"
bu nasıl bir sevgi? ben de sevgi duydum, kendimden biliyorum. sana karşı duyduğum sevgiydi. sevgi böyle bir şey değil. bana en yakın olduğunu hissettiğim anlar başına kötü bir şey geldiği anlardı hep. muharremle sevgiliyken bile, avrupada otobüsle kaybolduğunda bana yazdın ilk
adeta iyi gelen bi ilacı sevmek gibi bu.
withholding ile şiddet göstermene gerek yoktu. zaten avoidant bir kişiliktin. seksi ve incimacyi ceza-ödül olarak kullanmana gerek yoktu, zaten bana karşı normal halin bir ceza gibiydi.
istediğim şeyler istenmesi bile problem olacak şeylerdi. bir sevgi ilişkisinde kendiliğinden olması gereken şeylerdi, fakat bunları istiyor oluşum bile senin yarattığın bir sorunken, beni bencil olmakla, overdemanding olmakla suçladın. withhold ile cezalandırdın
bu nasıl bir sevgi? böyle lafta kalan böyle içi boş bir sevgi olmaz ki
kaç kere aramızda sexual tension'ın senin katılım göstermemen sebebiyle gitmesi için balkona çıkıp sigara üstüne sigara içtim biliyorsun. sevdiğim insana karşı libidomu arzumu düşürmek için, çıkıp sigara içiyorum ki kan dolaşımım düşsün diyorum.
bu bekleyişi, sabrı istismar ettikçe ettin. en güzel günlerimiz bu mesafenin gerginliğini atacak eylemleri gerçekleştirdiğimiz zamanlardı. elinden geleni yaptın ha? sürekli bir unwanted hissiyle yaşadım, senin dışında birçok insan beni istemesine rağmen bu hissi hep taşıdım
yukarıdaki şeyi lütfen iyi oku. nasıl bir mental, sexsual, emotional torture yaptığını lütfen anla artık.
keşke kemiklerimi kırana kadar dövseydin, fiziksel şiddet uygulasaydın da böyle bir istismarı gerçekleştirmeseydin. şu an bir çok mental ve ruhsal problemle boğuşuyorum. cinsiyetimi hissedemiyorum. erkekliğim öldü. kadın olsam kadınlığım ölmüş olurdu.
28 yaşındayım. 29 yaşına gireceğim. benimle kaldın, doğru dürüst uyuma ihtiyacı bile hissetmiyordum değil mi, 20lerimin başlarından beri düzenli-düzensiz spor yapıyordum, güzel bir vücudum vardı, 20lerimin ortasında peak halimdeydim. fiziksel, cinsel, mental olarak
ve şimdi 29 yaşında bir bakirim. tek kabahatim seni sevip, sevdiğim insana zaman tanımak, onu beklemek. tek eşli olmak isterken sıfır eşli oldum. dünyadaki en kötü insanların bile tattığı zevkleri tadamadım. sevgilisini öldüren insanların yaşadığı güzellikleri bile yaşatmadın
cinsiyetimi hissedemiyorum. çok utanıyorum. bu benim suçum değil ama utanıyorum. keşke biraz yüzün olsa ve sen de utansan. suçlusun ama suçlu hissetmeni istemiyorum, pişman zaten değilsin, yine olsa yine yaparsın ama utanmanı isterim. biraz utan
ve tüm bunların üstüne bana, titsdrops vidleri, intimacy gifleri favladım diye 31reis, aranıyor, baddiesçi yakıştırmaları yaptın. lütfen seninle ayrı olduğumuz dönemde nudelaştığım birinin dümdüz bir tivitini favladım diye bunu yaptığını söyleme
sadece kendini kandırmış olursun. o günden çok önce de tüm favlarım tivitlerim yargılanıyordu. hatta daha 2 ay önce "konuşmayı kesecek noktada değiliz, etrafındaki kızlarla birlikte olmanı istemiyorum, sana zarar vermelerinden korkuyorum" diye bir şeyler dedin.
bir de muharremin geçirdiği sağlıklı gençliğe ve cinselliğe bak. ben seni bekler, senin hazır hissetmelerine, istismarına, senin arzularına saygı duyarken o dilediğini yapıyordu. ben libidom düşsün diye sigara üstüne sigara yakıyordum o sıralarda seninle.
ve hepsinin üstüne 31reis oldum öyle mi? benim kalbime kezzap attın öykü. libidoma kezzap attın. hani erkekler beraber olduğu kadınların yüzüne kezzap atar ya, sen onu duygusal ve cinsel olarak yaptın :'(
ve ben bütün bu sevgi, arzu, emek, özlemle beklerken, sana aldığım doğum günü hediyesi kolyeyle gün sayarken sen onunla öpüşüyordun. ne kadar güzel bir sevgi değil mi. zahmete gerek yok, uğraşmaya gerek yok, beklemeye, özleme gerek yok, istismara gerek yok.
dilediğin kişilerle birlikte ol ve sonrası bir kişinin tek dilediği kişiyle zahmetsizce birlikte ol. muharrem olmak için hayatımdan 5 sene verebilirdim ama sana verdiğim seneler sonucu hala muharrem değil bir enayiyim maalesef.
kendi günlüğüme yazdığım bir şey. bunun tek sebebi senin davranışların. bir insan sevgilisini böyle bir duruma sokar mı? insanların hazdan, mutluluktan nefesi kesiliyor sevgilisi olduğunda, benim ise panik ataklardan, mutsuzluktan.
geçirdiğimiz 4 günü bile bir ödül gibi sunuyorsun bana. hatırlarsan seni çok güzel sevdiğim için teşekkür etmiştin o zaman. ama sanki 400 gün geçirmişiz gibi, hayatından gelip geçen insanlara dahi daha fazla vakit ayırdığını söylediğimde kafama kakıyorsun
bu ilişki de maalesef eşek bendim. ve birçok şeyi sırtladım.
erasmus'a gidiyorsun, bu özeni göstermezken bir discord serverı açıyorum ikimize ait. hani forum gibi olsun da, anlık mesajlaşmada orada olmayışın bizi germesin diye. hatta aslı kötü bir dönemdeydi, istersen bu tarafları gizleriz onu da çağır demiştim.
ama senin buraya tek katkın ne oluyor biliyor musun? deep shit köşesi lol. bu her şeyi o kadar iyi özetliyor ki.
elbette kötü şeyleri de konuşmalı ve tartışmalıyız ama sadece bu isteği duyuyorsan burada büyük bir problem var, güzel olan her şeyi ben yapmak zorundayım değil mi?
istismarının anlaşıldığı bir diğer nokta da, sevgini, arzunu belli etmekte, söylemekte, gerçekleştirmekte bu kadar zorlanırken, nefretini, istemeyişini bu kadar kolay ifade etmen. bazen 1 saat içinde 20-30 kere istemediğini söylüyorsun
hiç hayatında istedin mi ki?
benim akıl sağlığım ne olacak öykü? gerçekten beni yok ettin
bırakmalıydım seni değil mi? bu şiddeti uygulayan biri olarak ne kadar kolay bunları söylemek.
sevgilin seni dövse ve sen ona yaralarını gösterip "bunu neden bana yaptın" diye sormaya kalktığında "bunları görmek istemiyorum, beni taciz ediyorsun" dese ne hissedersin?
bir meyveyi dolaptan çıkarıp masaya koyduğumuzda ve onu orada unuttuğumuzda, kötü kokular gelir, belki üstünde böcek ve kurtlar oluşur, baktıkça iğreniriz hatta bakamayız bile, elleyemeyiz, bir gazeteye sarıp vücudumuzdan oldukça uzak tutarak çöpe atarız hemen. tiksinerek
sanki o meyvenin suçuymuş gibi tiksiniriz üzerindeki kurtlardan, kötü kokudan, çürümüşlükten değil mi? ama suç bizdedir. bekletilen meyve çürür. bu onun doğasında vardır. biz de çürük şeylerden tiksiniriz, bu da bizim doğamızda vardır. bana yaptığın da bu. umarım anlamışsındır
sana şiddet uygulayan ve travmalar, psikolojik sorunlar, cinsel sorunlar yaratan erkek arkadaşın sana böyle dese ne hissedersin?
yaşamaktan mı korkuyorsun?
kendinden korkuyor musun hiç öykü? ne kadar zarar verdiğini görüyor musun? senin kadar olamam
umarım artık içindeki kin gitmiştir. kimseyle beraber olmayı geç iletişim kuramayacak kadar kötü durumdayım. kıskanacağın, kafesleyeceğin bir şey kalmadı, artık endişe edeceğin bir şey yok. yok ettin.
seni bir insan ne kadar sevilebilecekse o kadar sevdim. her ilişki kendi özelinde özeldir. fakat bizim ilişkimiz gerçekten özeldi. abi kardeş, iki dost, iki sevgili, yıllarca neredeyse 7 yıl. aramızda çok güzel bir uyum vardı. frekanslar çok yakındı
çok farklı karakterlerde olmamıza rağmen. birbirimizle sonsuza dek konuşabilirdik, hiç sıkılmadan. seni 14 yaşında tanıdığımda, o yaşlarda gördüğüm en parlak insanlardan biriydin. gerçekten bildiğim her şeyi göstermeye ve seni kollama isteğiyle dolmuştum.
hatta hatırlarsan istediğin yabancı dizileri izlemek için torrent öğretmemi istemiştin benden. dizi batağına saplanıp derslerini aksatırsın diye öğretmedim bile. "ben öğretmicem, böyle bi kötülük yapamam sana, başka yerden bul veya başkasından iste haha :p" demiştim
hayatında bu kadar sene olup en az görüştüğün insan benim. 1 aylık tanıdığın insanlarla, 1 aylık sevgilinle bile benden daha çok şey yaptın. daha çok vakit ayırdın.
elinden geleni yapmadın. gerçekten. dürüstlüğüne güveniyorum ama kendini kandırma adlı coping mechanisme muhtaç bir karakterin var. kendini kandırdığın için çevreni ve beni de kandırmış oluyorsun.
ben bir başkasının sevgisini istemiyorum, kimsenin sevgisi için bekletilmedim.
bana ayrılırken " büyülü bir sevgiyi hak ediyorsun" demiştin. evet hak ettiğimi biliyorum ama bir başkasıyla değil. o büyülü sevgiyi senin göstermen gerekirdi. başkası için uğraşmadım
benim için dünyanın en güzel insanısın. keşke dış görünüşüne dair gereksiz insecurityler geliştirmek yerine iç güzelliğinden ve karakterinden "ben buyum" dediğin fakat sana ve karşındakine zarardan başka bir şey getirmeyen şeylerden şüphe duysan.
dişlerin inci gibi olmadan da çok sevebilirdim seni, kocaman memelerin olmadan, bebeksi cildin olmadan, veya minicik bir burnun olmadan. çok da sevdim. önemsiz şeyler ama özür dilemek, hatasını kabullenme, istismar, ihmal, biz perspektifi geliştirememe, çabalamamak...
bunlar sebebiyle bu durumdasın ve bu durumdayız. nasıl bunu mu sevdim demem ki şimdi? sen olsan?
submitted by Trojaner to copypasta [link] [comments]


2020.03.10 11:16 karanotlar Rengârenk coşkulu isyanımız korkutuyor

Berrin Sönmez
Feminist gece yürüyüşünün nabzı kortejin ortalarında tutulur bence. Arafın en sevilesi hali belki zira yürüyüşün ek yeri ortalar. Nasıl farklı feminizmlerin buluşma noktalarından birisi 8 Mart feminist gece yürüyüşüyse o yürüyüşte kortejin başıyla sonunu buluşturan o iç kısımlarda yer alanlar. İki uçta birbirini duymadan atılan sloganları önden arkaya ve arkadan öne iletme işlevi, şahane bir misyon. Önde düzeni sağlama çabasıyla ama en sondakilere ulaşmayan seslerle atılan sloganlara katılarak geridekilere duyurmak müthiş bir şey. Ve o dalga biter bitmez arkadan yükselen yeni seslere uymanın dayanılmaz hafifliği mest edici. Kaygısız, sakınımsız ama devingen… Kalp atışı misali… Kortejin coşku patlaması adeta ortalarda yaşanan… En azından Ankara, Sakarya Meydanı’ndaki feminist gece yürüyüşünden bu yıl hissiyatım böyleydi. “En çok ortadakilerin sesi kısılıyor olmalı 8 Mart geceleri”, dedirten ‘yüksek irtifaya’ ara yerlere takıldım bu yıl. Çoklukta birliği ve birlikte çokluğu bulmanın imkanını yakaladım orada. Asla yalnız yürümeyeceksin sloganı, yaşanıyor orada.
Koruma talep eden kadınlara polis yetiştiremediğini(?) (çekinmeden) söyleyebilen emniyet müdürleri, 8 Mart eylemlerinden esirgemiyor memurlarını. Her kadına bir polis düşecek kadar hatta bazen daha çok sayıda görünecek kadar üniformalıya maruz kaldık yine. Erk, biliyor tabii ki kadınlar özgür olsa dünyanın yerinden oynayacağını. Barikatlar ve silahlı, üniformalı polislerle -üniformasızların haddini hesabını kestirmek zor- kuşatarak önlemeye çalışıyor, özgürlüğümüzü. Ama beyhude çaba çünkü fırsat olsa kadın polisler de eylemin parçası olacak gibiydi. E, patriyarkaya isyan, her kadının yüreğinde yanan, sönmeyen ateş ne olsa. Yani Ankara’da polisle pek sıkıntı yaşanmadı. Hatta alana girişte kendisini arayan polis memuruna “sizin de emekçi kadınlar gününüz kutlu olsun” diyenler hiç az değildi. Ama katilleri kadınlardan uzaklaştırmakta gönülsüz olan polisler arasında LGBTİ+ pankartına talip olan da çıktı. Bir anda pankartı kapıp kaçıveren memurun muradı neydi, bilemedik. Pankart kaçırılınca LGBTİ+ bireyler mi buharlaştı ne oldu ki bu kadar çocukça bir eylem koydu polisimiz, anlaşılmadı.
Feminist gece yürüyüşlerinin 14’üncüsünde dikkatimi çekenlerden birisi halkın ve esnafın bilincinde, her yıl giderek artan yükseliş. Geçmişte ‘bu kadınlar daha ne istiyor’ bakışları atılırken artık bazı vitrinlerde, bazı binaların üst kat pencerelerinde bile feminist dövizler görmenin keyfi paha biçilemez. Yürüyüşe katılan kadınlarda da giderek farklılaşma gözlemleniyor, son yıllarda. Örgütlü olmayan kadınların katılımı, her yıl daha çok dikkat çekiyor. Konuştuğum kadınlardan kimisi bile isteye gelmişti, ilk defa 8 Mart gece yürüyüşüne. Kimisi hiç planlamadığı halde oradan geçerken ‘ben de burada olmalıyım’ diyerek katılıvermişti o coşkuya, o sloganlara, o kararlılığa. Feminist mücadeleyi kadınlar işte böyle susmayarak büyütüyor. Ve kim bilir aramızda olmasa bile evinde gönülden katılan ne çok kadın var…
Ve eril şiddetle hayattan koparılanlar da aklımızla, yüreğimizle aramızdaydı. Konca Kuriş’ten Ceren Damar’a uzana ataerki cinayeti listesiyle kız kardeşlerimizi anarak büyüttük isyanımızı, yas tutmak yerine. İstanbul Sözleşmesi yaşatır, İstanbul Sözleşmesi’ni uygula, 6284’ü uygula çağrılarıyla. Ama benim gönlümde 2020 8 Mart’ına damga vuran yaratıcı döviz: “Erkeklik koronadan daha öldürücü”. Haklı. Zaten devletler de Covid 19 için aldıkları önlemleri şiddetçi erkeklik için almıyor. Çünkü bu erkeklik kadınları ve çocukları öldürüyor. Hiç “demokratik” değil ve demokratik olmayan şeyler de hükümetlerce tehlikeli bulunmuyor. 8 Mart eylemlerini tehlikeli buluyor ama yönetenler. Taksim’de yaşananların haberi ulaştığında ‘her yer Taksim her yer direniş” sloganıyla Sakarya Meydanı’nı inletsek de arkadaşlarımızın gözaltına alınışını engellemek mümkün değildi. Bazı kadınlar yürüyüşten koparılıp gözaltına alındı İstanbul’da. Yine İstanbul’da bazı kadınlar da aynı yürüyüşten çıkıp ‘Vatan’da emniyette’ olması beklenen kız kardeşlerinin hakları için mücadeleye koştu. Neyse ki sabaha karşı serbest bırakıldılar. Bir gece alıkoymanın, ifadeye zorla götürmenin kazandırdığı her olacaksa o kaldı emniyetin, erkin yanına kâr olarak.
Erk, kadınlardan gerçekten korkuyor. Korkmakta haklı da… Başka bir siyasetin imkânlarını arayıp bulabilecek en büyük kitlesel muhalif güç feminizm, feministler. Bu nedenle feministlere saldırı hem iktidardan hem diğer ataerkillerden bunca yoğun geliyor, üstümüze üstümüze. Bazı eril zihniyetli kadınların da içinde yer aldığı güruh, patriyarkayı yeniden güçlendirme hamlesiyle feminizmi, feministleri şeytanileştirme gayretinde hep. Vaktiyle kadınları şeytanlaştıranlar bugün feministlere yöneltiyor aynı ithamı. Bazen kitlesel bazen bireysel olarak kadınları hedef gösterirken kendilerini, bir cadı avına çıkmış gibi hissediyor olmalılar. Olsun. Saldırılar arttıkça isyanımız büyüyor. İsyanımız büyüdükçe feminist mücadelemiz güçleniyor.
129 tekstil işçisi kadından miras bize direnerek güçlenmek, ölerek çoğalmak. Yirmi yıl önce bir Konca öldürüldü. Bugün Konca gibi konuşan kaç kadın var, güçleri yeterse saysınlar bakalım. Feminist mücadelemizi büyütmekten asla vazgeçmeyeceğiz. Üstelik feminist olduğunu söyleyenler arasından bile çıkan, “ne istiyorsunuz, üzerinize üç kadın daha alınmasını mı?” hadsizliğiyle dindar kadınlara had bildirmeye kalkışan, içine hegemonik erkeklik kaçmış bazı kadınlara rağmen sürecek mücadelemiz. Çok çok olsa slogana bir de “gelsin eril kadın” ekler, yolumuza devam ederiz. Nafakanın gaspı, istismarın affı olmaz diyerek patriyarkanın yeniden ön almasını yıllardır durdurduğumuz gibi eşitlik ve özgürlük mücadelemizi gelecek kuşaklara taşıyacak güce de sahibiz.
https://www.gazeteduvar.com.tyazarla2020/03/10/rengarenk-coskulu-isyanimiz-korkutuyo
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.02.06 01:03 karanotlar İslam ve Sol Çalıştayı için notlar ve öneriler – Erol Dündar

İslam ve Sol Çalıştayı için notlar ve öneriler – Erol Dündar

https://preview.redd.it/cluzsg5t27f41.png?width=1024&format=png&auto=webp&s=43d8310c2f6ad53d201c33e95e400f66f0a275c1

Kandıra 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde tutsak olan dergimiz yazarı Erol Dündar’ın 25-26 Ocak 2020’de İstanbul Balat’taki İnşa Kültürevi’nde yapılan 2. İslam ve Sol Çalıştayı’na sunduğu tebliğdir.

***

Din Konusu ilk insan toplumu ile başlar, dal budak salarak günümüze değin bütün tarihimiz oluşturur. Dinin analizi ve anlaşılması insanlık tarihinin aydınlanması anlamına gelecektir. Çünkü dinler toplumların Düşünsel ve kültürel genetiğini derinlemesine nüfuz etmişlerdir. Günümüzde de belirleyiciliklerini sürdürmektedirler. Din biziz, incelediğimiz, anlamaya çalıştığımız, kendi sosyal var oluşumuzdur. İlk kutsal ile başlayan dinler, maddi ve manevi bütün hayatımızda yaşanmaya devam etmektedir.

Gerek İslam, gerekse diğer dinleri alırken güncelliği hapsolmamak, “bölgemizdeki baskın gücü oluşturuyor’’ diyerek yüzeysel değerlendirmelere düşmemeliyiz.

Din adına hareket eden olumsuz yapılanmaların basıncıyla dinin özüne inmek yerine, kısa vadeli pragmatist yönelimlere, faydacı yaklaşımlara prim vermemeliyiz.

Güncel ve yüzeysel yaklaşımlar tarihsel kayıplara yol açacak kısa vadeli istismarcı yaklaşımlar ve toplumsal kurtuluşun yozlaşmasıyla sonuçlanacaktır.

Din kültürel geleceğimizdir. dini araçsallaştırma olacak yaklaşımlardan uzak ahlaki ve vicdani analizlere ihtiyacımız var. Samimi ve gerçekçi yaklaşım Belki kısa vadede bir sonuç üretmez ama bize toplumsal özgürlüğün kapılarını ardına kadar açacak olan da bu yaklaşımdır

İbrahimi (v.d.) dinlerin kökleri Cennet imgesi ile işlenen sınırsız topluma dayanır. siyasal ve sınıfsal ilk günah ile birlikte Cennetimizi- sınırsızlığı mızı yitirdik. Kutsal Kitaplar Cennetin yitirilişini özgürlüğün, mutluluğun ve ahengin yitirilişi şeklinde sunarlar. Yani sınıflaşmaya dayalı sömürü ve zulüm dünyasını bir ilerleme olarak değil; suç, günah ve Cennet ilkelerinin bozulması olarak gösterirler. İşte tarih felsefeleri ya da bilimlerinin bu gerçeği bilince çıkarması gerekir. İbrahimi dinler rolünü burada oynamaya başlar ve yitirilen Cennetin değerlerini hatırlatırlar. Her toplumsal bozulma ve yozlaşmada, zengin-fakir ayrımının belirginlik kazanmasında toplumsal değerleri, paylaşımı önerir ve zulme karşı mücadeleyi savunurlar. Cennetin yitirilmesi ile birlikte Bundan böyle bütün tarih özgür ve eşit bir dünya mücadelesidir. Hristiyanlık ve İslamiyetin mesajı evrenseldir. Irk, renk, cinsiyet, dil, din, ırk ayrımı yapmadan bütün insanlığı Cennet mücadelesine çağırırlar. Güçlerini de buradan aldılar.

Semitik toplumlar Uygarlığa çözülürken etrafta çoktan tepici Bezirgan köleci uygarlıklar kurulmuştur bile. Asya ve Afrika’da yerleşik zulümlerin hakimiyeti hüküm sürmekteydi. Hz. İbrahim göçebe toplum ile bu uygarlıkları bir ortak akıl da sentezlemek istemiştir. Birlikte yaşamak için ortaya Cennetin-sınıfsız toplumun değerlerini koymuştur. Ama mal, mülk, servet biriktirmiş, toplumsal değerleri ayaklarının altına almış, kibirli Nemrut ve Firavun sistemlerine Cennetin değerlerini kabul ettirmek mümkün değildi. Hz İbrahim geleneği işte iktidar cu sistemleri karşı sınırsız değerlerin mücadelesi olarak sürdü.

Ortak yaşam ilkeleri dejenere edildikçe, Cennetin ahlâki ölçüleri boşa çıkarıldıkça toplumlara yeni Peygamberler öncülük eder ve eşitlik, özgürlük, kardeşlik değerlerini savunurlar. Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed bu geleneğin devamıdırlar. Cennetin sınırsız ahlak ölçüleri ile toplumları direnişe ve devrimlere çağırdılar. Mısır’da, Filistin’de ve Arabistan’da devrimci çıkışları örgütlediler. Mesajları evrenseldir. Modern kavramlarla konuşursak mücadeleleri enteryonalisttir, devrimleri Demokratik Halk Devrimleri ve Sosyalist Devrimlere eş gelişmelerdir. Yaşananlar komünlerin, ezilen sınıfların egemen sınıflara karşı mücadelesiydi.

Sınıflı toplumlar dünyasında hiçbir din ve ideoloji saflığını koruyamamaktadır. Her sınıf/ tabaka/ zümre/ grup dini; konumuna, durumuna ve çıkarına göre yorumladı. Böylece mezhepler ve tarikatlar bolluğu oluştu. Ezilen sınıflar, orta sınıflar ve iktidar güçlerinin kendi dini anlayışı boy verdi. Böylece tarih Dinler Savaşı tarihine döndü. dinlerin özündeki güçlü ve derin değerleri hiç kimse sırtını dönemezdi. İslamiyet’in çıkışındaki devrimci değerleri kendi egemenliklerine araç yapanlara ‘’İktidar İslam’ı’’, bu değerler uğruna mücadele edenlere de “Devrimci İslam’’ ya da “İslam Komüncüleri’’ diyoruz. İslami toplumların tarihi, Devrimci İslam ile İktidar İslamı arasında mücadele olarak şekillendi.

Devrimci İslam/ İslam Komüncüleri, Cennet değerlerini hakim kılmak için iyiyi, güzeli, doğruyu temsil ediyordu. İktidar İslam’ı bütün tarih boyunca İslam’ın devrimci niteliğini, devrimci mezhep ve tarikatların varlığını bastırmak, onları yokmuş gibi göstermek, tarihin dışına atarak mazlumların hafızasından silmek istemiştir. İslam Komüncülerinin bu tarihini gün yüzüne çıkarmak, uğruna mücadele ettikleri değerleri görünür kılmak, geleneklerine sahip çıkarak yaşatmak bütün devrimci din ve ideolojilerin görevidir. Bunu yapmış olanlar vardır. Bu değerler artık bastırılamazlar. Fakat toplumların yeniden bu değerler etrafında toparlanması ve mücadele etmesini sağlamanın yollarını da bulunmalıyız. İslam Komüncüleri (v.d. dinlerin) Geleneği bizim tarihsel mirasımızdır. Onlar olmasaydı bugün ezilenlerin devrimci geleneği ve özgürlük diyalektiğini inşa edemezdik. Bunu bilince çıkarmalıyız.

Kur’an’daki surelerin zamanları önemlidir. O günün koşullarında sorunlara çözüm olarak sunulmuş ahlâki, politik, ekonomik, sosyal çare ve sözleşmelerdir. Kainatın oluşumundan canlıların oluşumuna, sosyal hayatın varlığına ve gelecek toplumun Cennet varlığına dair bilgiler vardır.

Din bir yoldur. Toplumsal Bağları korumaya ve yaşatmaya çalışan, ortak değerler için direnme ve zulme karşı mücadelenin ilke ve kuralları ile örülü bir yol.

Sure ve ayetler elbette sınıflı bir toplumda çözümler ve çareler üreten kural ve bilgilerdir. Bu nedenle pek çok uzlaşma, ittifak ve iç içe geçmiş ilişkiyi yansıtırlar. Kur’an Cenneti hedef olarak, nihai amaç olarak koyar. Ama yaşanan zamanın ilişkilerini çözüme bağlayan somut görev ve sorumluluklar da yükler topluma. Bu nedenle Cennetin/ sınıfsız toplumun mutlak, saf ilişkilerini yansıtmıyor diye eleştirmek meseleyi anlamamızı engeller. Eleştiriyi tarihsel gerçeklerden koparır. Hz Muhammed zamanı, henüz sınıfların savaşının sürdüğü bir evredir. İyi ile kötünün savaşı nihayete ermemiş, doğru ile yanlışın, iyinin, güzelin doğrunun sınıfsız-cennet dünyası henüz kurulmamıştır. Kur’an hem sınıflı toplumun sorunlarını asgari düzeyde çözer, hem de nihai hedefi yani cenneti gösterir. Çünkü din, yolu gösterir, cennete gidecek yolu. Ona bir günde ulaşılmaz. Bu yolu çağdaş kavramlarla ifade edersek; sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçiş evresidir. Devrimci dönüşümler çağıdır. Demokratik ve sosyalist devrimler programı gibidir. Sure ve ayetler işte sınıfsal ilişkilerin henüz sonlandıramadığı bu geçiş programlarının maddeleridirler.

Demokratik devrimler de sınıfsal ittifakları ve programları savunmazlar mı?

Sosyalist devrimler de nice sınıfsal gelenek ve ilişki biçimini sürdürmez mi?

Kur’an’da bunun gibi, 7. yüzyılın demokratik-sosyalist çözümüdür ve nihai amacı olarak; asgari programı Cennet olarak ilan eder.

Hikmet Kıvılcımlı’nın Allah Peygamber Kitap adlı eseri bu konuda Sol’dan yapılmış en nitelikli ve ufuk açıcı kitaptır. Ve hepimizi için değerlendirilmesi gereken görüşler içermektedir.

Modern çağın düşünce akımları da dinlerden, inançlardan, kutsal kitaplardan bağımsız, sıfırdan “tabula rasa’’ya yansıtılmış ürünler değildir. Her şeyi modernizmle başlatan akıl, büyük bir yanılgıdır ve bizi köklerimizden koparmakta tarihsiz bırakmaktadır. kendi geçmişimizde bütünleşmemizi engelleyerek hafızamızı silmektedir. Geçmişimizi ‘’Karanlık Çağ’’ olarak görmemizi isteyen aydınlanmacı akıl egemen sınıfların aklıdır. Aydınlanmanın kendisi bile geçmişin iktidarcı geleneğinin mirasçısıdır.

Doğa biliminin en ünlü siması Newton ve paradigması dinsel paradigmadan kopuk değildir. aydınlanmacılar Yahudi Hristiyan tarih felsefesinin iktidar cephesinden sürdürücüleridir. Sosyal bilimlerin kurucuları da dinlerden bağımsız bilim üretmemişlerdir. Ekonomide, politikada, sosyolojide Tanrısal yasalar keşfetmişlerdir. Sosyolojinin ya da sosyalizmin ilk kuramcısı kabul edilen Sant Simon ‘’Yeni Hıristiyanlık’’ adlı kitabı yazmıştır. Hegel’in Tarih Felsefesi dinseldir, diyalektik yasaları da bu eksende açımlanmıştır. Marksizm bu sosyal bilimlerin, felsefelerin, ve diyaletiklerin ürünüdür. Marksizm, anarşizm, feminizm, ekolojik hareketler geçmişin özgürlükçü akımlarının devamıdırlar. Hangisi Hz. Musa’nın Mısır köleliğine, Hz. İsa’nın kölelerin dini olmasına, Hz. Muhammed’in mazlumları temsil ettiğine itiraz edebilir. Hiçbiri Essenileri, Mazdekleri, Zenc hareketini, Karmatileri, Bogomilleri, Hasan Sabbah’ı, Amazonları, Hüsçüleri, Pir Sultan’ı, Şeyh Bedreddin’i, Thomas Müntzer’i ve diğer devrimci komünleri rededemez.

Her Çağdaş özgürlükçü akım bu geleneği bağlılığını ilan ediyor. Uzun bir dönem boyunca eski tarihi aydınlatmak için kutsal kitaplardan yararlanıldı. modern çağ dek köle ve köylü hareketleri genellikle dinsel düşünce bayrağı altında ortaya çıktı. Engels’in ‘Köylüler Savaşı’’ bunun örnekleri ile doludur. Modern çağın burjuva devrimleri denilen sürecin yaratıcıları çoğunlukla Protestan mezheplerdi. Dolayısıyla çağdaş özgürlükçü ideolojilerin kökleri de antik ve orta çağlarda ki Devrimci İslam (v.d. dinlerin) komüncülerine dayanır.

Pek çok Ütopya yazıldı. nice alanda büyük bilim insanları ortaya çıktı. Tarih biliminin, evrimin, atom ve kuantumun teorileri Darwin’den, Marks’tan, Max Planck’tan vd. yüzlerce, binlerce yıl önceki din alimleri, felsefeciler, tarikatlar, dervişler, bilgeler tarafından, belli düzeyde, ortaya konulmuşlardı. Özel mülkiyetin ilgası, Demokratik Halk Devrimleri, Sosyalist Devrimler, antik çağdan beri ortaya konmuş, pratikleştirilmişlerdi. Nice dinsel-İslami tarikat, İslam komünü kurmuştu. Dinler, İslam, mezhepler, tarikatlar ele alınırken bu devrimci, bilimsel, felsefi, komünal damarların ortaya çıkarılması, sahiplenilmesi, ve topluma aktarılması günümüzün olmazsa olmaz eylemi haline getirmeliyiz.

Toplumsal Ortak Değerler: Dün ya da bugün milat ya da Hicret’ten önce ve sonra bütün zamanlarda özgürlükçü, eşitlikçi hareketler daima sömürüye ve zulme karşı toplumsal değerleri savunarak mücadele ederler. Toplumu toplum yapan ortak değerler; ortak yaşam ilkeleri, ortak kültürel yaratımlar, anlam dünyası, ortak politik tutumlar, ortak ahlâki kurallar, ortak refleksler ve ortak yol haritalarıdır.

Cem, Cami, Cuma, Jam, Kilise, Havra, yoga, cemaat, cemiyet, cumhuriyet hem toplanma mekanları hem de toplum olmayı, ortak değerler etrafında bir olmayı ifade ederler. Dinsel kökleri gayet bellidir.

Kim toplumsal-ortak değerlerden uzaklaşır kolektif kültüre sırtını dönerse yozlaşma ve yabancılaşma ile toplum karşıtı konuma düşer. Özgürlük uğruna yola çıkıp sonradan yoldan sattıysa Bunun nedeni ortak değerlere ve ilkelere bağlı kalmamalıdır. İslam adına yola çıkıp eşitlik ve özgürlük ilkelerini reddedenler iktidar İslamına dönüştüler. Sosyalizm adına yola çıkan devrim yapanlar da benzer bir yabancılaşma ile devlet sosyalizmi üreterek iktidar tuzağına düşmüşlerdir. İslam’ın da sosyalizmin de mesajları evrenseldir. İkisinin de nihai hedefi sınıfsız, sömürüsüz, silahsız, sınırsız toplumdur, cennettir. Bu anlamıyla ikisi de ortak değerleri savunur. Devrimci-toplumcu İslam ile Devrimci Sosyalizm aynı dünyanın farklı kavramlarla ifadelerinden başka bir şey değildirler. Her devrimci ve cennet hedefi ile hareket eden din, inanç, mezhep ve tarikat böyle değerlendiriyoruz.

Yeni bir dil ve ilişki diyalektiği oluşturmalıyız: Düne, bugüne ve yarına tüm zamanlara yayılan bir özgürlük diyalektiği geliştirmek bütün özgürlükçü hareketlerin ortak kaygısı olmalıdır.

Geçmişin ve günümüzün dinlerini, inançlarını, felsefe ve ideolojilerini ayrımsız olarak sınayacak ortak ölçülerimiz olmalıdır. bunun için temel Kriter idealizm-materyalizm kutuplaşması olamaz. Bunun aşılması gerekir. Sömürüye ve zulme son vermek, özgür ve eşit bir dünya yaratmak, sınıfsız – Cennet uğruna mücadele etmek temel ölçüler olarak alınabilir. Bunlar keyfi, grupsal, kişisel değil; toplumsal kutsal değerlerdir. Ve bu değerler tarihin her döneminde vardır, uğruna mücadelelerde hiç durmamıştır.

İdealizm-Materyalizm İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’da bir çözüme kavuşturulmuştur Ateizm dışlanmıştır.

‘’De ki; Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin.’’ (Kehf-29)

‘’De ki; O’na İster inanın ister inanmayın.’’ (İsra- 107)

‘’Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin tümü topluca iman ederdi O halde inanmaları için insanları sen mi zorlayacaksın. (Yunus-99)

Tarih boyunca idealist ya da materyalistik hep var olmuş ama bu egemen sınıfları sömürü ve zulmü illede reddeden bir kriter olmamıştır. İdealist- dindar iktidarlar ve maddeci iktidarlar toplumlara kan kusturmuşlardır. Burjuvazi de materyalidir toplumsal değerlerin düşmanıdır. idealizm-materyalizm kutuplaşmasından değil; sömürüye ve zulme karşı eşitlik ve özgürlük toplumunu savunan bir diyalektik üzerinden buluşalım.

Bir özgürlük diyalektiği çerçevesi çizmek içini doldurmak artık elzemdir. bunun içeriği tarihteki Toplumsal hareketler tarafından belli ölçüde doldurulmuş ve belirlenmiştir dinlerin kutsal kitaplarında da mevcuttur.

Madem ki ‘’Mülk Allah’ındır’’ o zaman mal mülk edinmek, sömürmek, servet sahibi olmamak gerekir. Özel mülkiyete son vermeyi savunmak fikrinde buluşmaktır bu anlayış. Harama el sürmemek, kadın-erkek eşitliğini savunmak, ataerkil kültüre karşı mücadele etmek, iktidarlara karşı toplumu, mücadeleyi yükseltmek gerekir. Hayatın ve kainatın bir bütün olduğunu unutmamalı ve bu bütünlüğün hiçbir parçasını mal, mülk, araç haline getirmemeliyiz. Doğayı araçsallaştırmamalıyız. Madem ki yerdeki ve gökteki bütün canlılarda ‘’Sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir’’ (Enam-38) o zaman bu canlılar üzerinde egemenlik kurmamalı, haklarını savunmalı, öldürmemeliyiz. Ormanları yakmamalı, toprağı, suları, havayı kirletmemeliyiz. Ozon tabakasını delmemeli, yeryüzünü parsellememeli, sınırlar çekmemeliyiz.

Din, inanç, mezhep, farklılıklarını zulmü savunmadıkları sürece düşman görmemeliyiz. Diller etnisiteler, milletler-uluslar, renkler, cinsler üzerinde hak iddia etmemeli, birini merkeze alıp diğerini ötelememeliyiz.

Cennetin veya sosyalizmin yol haritasında ortaklaşmak mümkündür. İkisi de aynı amaçları ifade eder. Cennette mal, mülk, servet yoktur. Sermaye tapınakları, çok uluslu şirketler, tekeller, kredi kuruluşları, faiz lobileri, uluslararası para fonları, uyuşturucu baronları, fuhuş sektörü yoktur. Bankalar, sanayi tekelleri, oligarşiler, holdingler, gökdelenler, ağa, paşa, şah, padişah yoktur. Devletler ordular diktatörlükler yoktur. Nemrutlar, Firavunlar, petrol krallıkları, putlar, zina, doğayı sömürme yoktur. Sınırlar ve sınıflar yoktur. Dolayısıyla neye karşı olduğumuz ve ne yapacağımızın diyalektiği ortaya çıkmış oluyor. Evrensel mesaj her çağda aynıdır. Zulüm tarihin hiçbir döneminde hak değildir. İlerici zulümler yoktur. Eşitlik ve özgürlük diyalektiğinde ısrar edenlerin birliği zorunludur.

Her türlü sömürüye ve zulme son vermek için mücadele etmek ilkesi üzerinden birleşmeliyiz. Bu, her dini ve ideolojiyi sınayacağımız-değerlendireceğimiz vicdani ölçümüz, ahlâki tartımız, gönül terazimiz ve ortak aklımız olacaktır. Bu ve benzer amaçlar cephesinde bir yeniden inşayı gerçekleştirebilmeliyiz, ortak akılda buluşmalıyız.

Bir partide, bir dinde, bir tarikata veya dernekte birleşmek zorunda değiliz. Dindar, Deist ya da Ateist olabiliriz. Sünni, Şii, Alevi, Mecusi, Dürzi, Sabii veya Ezidi olabiliriz. Çok dilli, çok kültürlü, farklı renklerden olabiliriz. Bunlar bizi toplumsal olarak ayrı kılmaz. Farklılıklarımızı ve çok çeşitli toplumsallığımızı gösterir.

Hiç kimse bu farklardan vazgeçmek zorunda değil, hiç kimse bu farklılıklardan dolayı yadırganamaz, tekleşmeye zorlanamaz. Kimse inancından, dininden, ideolojisinden vazgeçmek zorunda değildir. Bu farklılıklar ortaklaşmamıza engel değildir. Tersine birbirimizi olduğumuz gibi kabul ederek birbirimize olan güvenimizi pekiştiririz. Bizi birleştirecek ve ayıracak olan şey sömürüye ve zulme karşı gösterdiğimiz tutumdur. Sınıfsız toplumu hedefleyen, zulme ve sömürünün her türüne karşı mücadele etmeyen dinlerin, komünist, anarşist, feminist, ekolojist hareketlerinin toplumsal bir karşılığı olmayacaktır. Egemen sınıfların ekmeğine yağ süren kuklalara dönüşürler.

Laiklik: Dünya çok dinli, çok dilli bir mekandır. Bu durumda laiklik vazgeçilmez bir ilişki biçimidir. Laiklik dinsizlik değildir ama hiçbir devrimci dinin diğerine kendini dayatmaması yasak koymaması için gerekli bir ilkedir. Tek bir din, mezhep ya da tarikat kendi yorumunu dayatırsa ‘’Dinde zorlama yoktur’’ kuralı boşa düşer.

Laiklik derken Okullarda öğretilen ve ezbere bilinen burjuva laiklik anlayışından bahsetmiyoruz! Laiklikten anladığımız ‘’Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması’’ değildir. Çünkü biz konuyu devlet-din ilişkisi üzerinden okumuyoruz. Devlet merkezli teorik-pratik bir yaklaşımı savunmuyoruz!

Laiklikten anladığımız, farklı dinler ve ideolojilerin birbirlerini kabul edeceği ve ortak değerleri baz alarak kendini toplumsal kılacağı bir eylem, söylem ve yaşamsal ifade ilişkisidir.

Sömürüye ve zulme karşı olmak ilkesi üzerinde ortaklaştıktan sonra, herkes dilediği inancın ritüellerini istediği gibi özgürce yerine getirebilmelidir. Aynı şekilde seküler ideolojilere de dinsel zorlama, ritüellere uyma dayatmasının yapılmaması da laiklik ilkesini gerektirir. Bırakalım dinler arasında, aynı dinler arasında bile mezhepsel ve tarikat farklılıkları birbirini kabule yanaşmazlar. İşte bu nedenle birinin değil herkesin kendini ifade edeceği bir üst akıl değil (çünkü kimse alt akıl değildir) ama ortak akıl gerekir. Laiklik işte toplumsal özgürlük hareketlerinin ilişkilerini düzenleyen bir ilke olmaktadır. Kimseyi iradesizleştirmeden, ortak yaşamda buluşma ilkeleri esası üzerinde ortak yol haritaları, ittifaklar, programlar gerçekleştirebilmeyi sağlamalıyız. Mazlumları temsil edenlerin ortak düşünce ve davranış gücünü bölüp parçalamak zalimlerin işine yarar.

  1. yüzyılda sınıfsız toplumu gerçekleştirmek için nice devrimler yapıldı. Sosyalist hareketler, toplumsal değerleri yaşatmada zaaflar gösterince yabancılaşmaya ve çözülmeye başladı. Bu yüzyılda Devrimci İslam ulusal kurtuluş mücadelelerinde öne çıktı. Devrimci sosyalist hareketlerle sentezlenme çabaları da oldu ama bu eğilim cılız kaldı. Emperyalist-kapitalist ve feodal güçler iktidar İslamını sosyalizme karşı örgütledi ve aktif bir savaş gücüne dönüştürdü. Reel sosyalizmin dine bakış açısında modernist zaaflarla yüklü olunca, bu oyuna tuz biber ekti. Karşıtlık güçlendi.

Fakat 20. yüzyılın sonunda reel sosyalizm çözülünce, emperyalist güçler İslam ülkelerini hedef tahtası olarak belirledi. İşbirlikçi oligarşik iktidarları da kullanarak petrol, gaz, su vb. enerji kaynaklarını denetlemek için Müslüman dünyayı savaş alanına çevirdi. 21. yüzyılda hem enerji kaynaklarını hem de Müslüman dünyada çoğalan genç nüfusu denetlemek için Büyük Ortadoğu projesini ortaya koydular. Hatta konsepte uymuyor diye, işbirlikçi oligarşik iktidar İslamcılığını da hedefe koydular ve darbelerle yerlerinden etmeye başladılar.

Asya’dan Afrika’ya dek etnik ve dinsel mezhep ve tarikatları, Alevi, Sünni, Şii toplulukları, yeni örgütleri de yaratıp finanse ederek, silahlandırıp, savaştırıp, çatıştırıp Müslüman Dünyada biriken öfke ve tepkiyi nötralize etmeyi hedeflediler. Kendileri de jeostratejik noktaları denetleyecek, jeopolitik konumlarını güçlendireceklerdi.

Bu projeye karşı Devrimci İslam olarak güçlü bir karşı koyuş göremedik. Rojava’daki direniş dar bir alanda baları sağladı. Müslüman halkın direnişiyle Ortadoğu’da iktidarlar yerinden oynadı ama yerine bir benzeri oturdu. Rojava dışında Müslüman dünyadaki devrimci sosyalist hareketlerinde mevcut projeye karşı bir cevap oluşturmadıkları ortadadır. 3. Dünya Savaşı bölgemizde yaşanmaktadır. ateş bizim evimize, Müslüman dünyanın topraklarına düştü. Bütün emperyalist güçler burada ve üzerimizde planlar yapmaktadırlar. Bizi birbirimizle savaştırıp keyiflerine bakmaktadırlar. İktidar İslamı ise emperyalist güçlerden birilerinin yanına yanaşarak yaşamakta ve toplum onların umurunda değildir. Savaşları nedeniyle sürgün yollarındayız. Doğduğumuz topraklardan kovuluyoruz, göç yolundayız, mülteci kamplarındayız. Sosyal bağlarımızdan, komşularımızdan, ailelerimizden, duygu dünyamızdan koparılıyoruz. Okyanuslarda can derdindeyiz, ölüyoruz ve kıyılara vuruyor cesetlerimiz. Kadın ve çocuk, yaşlı ve genç hepimiz insan tüccarlarının eline düşüyoruz. Yakılıp yıkılmaktan, savaşlardan dolayı göklerden kül yağıyor, yerlerde kan kuyuları oluşuyor. Mezarlarımız bile olmuyor, var olanları da gökdelenlerin gölgesinde ve ayaklarının dibinde kalıyor. Değerlerimize sahip sahip çıkmadıkça artı-değere yenik düşüyoruz. Hayatlarımızı uyuşturucu, fuhuş, kumar ve intiharlar kuşatıyor. Açlıklar, hastalıklar, ecelsiz ölümlerin adresi bize çıkıyor. Özetle; Dünya dönüyor, mazlumlar ölüyor! Antikapitalist bir toplumsal kurtuluştan başka hiçbir çaremiz yoktur. Bu görevde bize düşmektedir.

Kaynak: Adil Medya

http://komundergi2.com/islam-ve-sol-calistayi-icin-notlar-ve-oneriler-erol-dunda
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]